Sigortanızı Henüz Yaptırmadınız mı?




Mümkün mü?


















Bu sabah aynaya bakarken, yüzümdeki çizgilerin ne kadar belirgin olduğunu fark ettim. Saçlarım iyiden iyiye seyrelmiş, gözaltlarımda artık genç olmadığımı kanıtlayan kırışıklıklar oturuyordu. Oracıkta, aynanın başında sorguladım otuz üç yılımı. Beni vaktinden önce eskiten otuz üç yılı, ya da 396 ayı, ya da 12.045 günü, ya da 289.080 saati, ya da 17.344.800 dakikayı. Ne kadarını ben olarak yaşamıştım? Ne kadarında kendimden vazgeçmiş, ne kadarında başkaları için eskitmiştim geçen
yıllarımı? Hani hep deriz ya daha yapacak onca şey varken diye, ne kadarını yapmış, ne kadarını ertelemiş, ne kadarına hiç cesaret bile edememiştim? Geriye ne kadar kalmıştı? Geriye elimde ne kalmıştı? Yitirdiklerim mi fazlaydı, hiç bulamadıklarım mı, yoksa elimde kalanlar mı? Musluğu kapattım ve elimdeki diş fırçasını usulca yere bıraktım. Ellerimi yukarı kaldırdım ve teslim oldum zamana. Sen kazandın dedim, bu sefer de sen kazandın. Üşenmeden gittim fotoğraf albümlerini çıkardım sonra. Sabahın köründe evin ortasına saçılmış onlarca albümden, yüzlerce fotoğrafı sıraladım yatağın üstüne. Kendi hayatımın resimli kronolojisi duruyordu önümde. Yıllar ilerledikçe ne kadar değiştiğimi, ben değişirken çevremdekilerin de değiştiğini, bazılarının artık fotoğraflara giremediğini ve hayata veda edip aramızdan ayrıldığını fark ettim. Ne çok şey kaybetmiş, ne tebessümler eskitmiş, ne çok dost yüzü geride bırakmıştım. Bana ait olan ilk fotoğrafa baktım. Yalnızdım… Bir koltuğun üzerine yatırılmış minnacık bir bebek, yalnız ve ağlamaklı. Sonra en son çekildiğim fotoğrafıma baktım. Yine yalnız, yine bir koltuğun üzerinde ve ilkine nazaran daha ağlamaklıydım. Değişen sadece görüntüm müydü? Görüntümle birlikte değişirken neleri değiştirebilmiştim dünyada? Benden sonra gelecek insanlar için ne bırakmıştım geride? Kaç yaralı kalbe atmıştım imzamı, kırık dökük anıların nihayetinde? Kaç ayrılığın acısı vardı bu yürekte ve kaç kez el salladı gidenlerin ardından bu eller? Gelenlerden kalanlar neredeydi ve neden geri dönmemişti gidenlerin yanlarında götürdükleri? Masumiyetimin ne kadarını yaşatabilmiştim? Hayat onca hızıyla akıp giderken parmak aralarımdan, ben neredeydim? Her şey otuz üç yılın nihayetinde, puslu bir banyo aynasının karşısından mı merhaba diyecekti bana? Daha ne kadar devam edecektim kendimi kandırmaya, daha ne kadar devam edeceğim? Yalanlardan örülü saçlarını savurarak aklımı başımdan alırken aşk, ben geçen günlerimin, yitirilen yıllarımın hesabını kimden soracağım? Yaşanmış ve bitmişti ömrümün belki de en güzel yılları. Belki de tamamı bitmişti ömrümün, yarına garantisi olmayan bir yaşamda. Ellerimi ceplerime soktum ve ne varsa çıkardım. Birkaç bozuk para, biraz nakit, yatırılmamış doğalgaz faturası ve yarısı kırılmış bir kibrit çöpü. Parmaklarımın arasında tutarken kibrit çöpünü, hayatın bana; “Kısa çöpü çektin işte, sen kaybettin” dediğini duyar gibi oldum.



Ortalığı toplamadan attım kendimi sokağa. Hayat her zamanki gibiydi. Bulduğum ilk kahveye girdim ve bir çay söyledim kendime. Poşetinden çıkardım fırından aldığım simidi. Kendimi öğrencilik yıllarına ışınladım adeta. Tahta zeminli bir kahvehanenin zift ve talaş kokusu eşliğinde, bir bardak çayın ve bir simidin dostluğunu hissettim onca yılın ardından. Gözlerim eski baharlardan düşen yapraklar gibi savrularak aradı etrafında yitirilmiş dostlukları, mesafelere boyun eğmiş arkadaşlıkları. Yoktular… Belki bir daha da olmayacaklardı. Hayat bir simit ve bir bardak çayla hatırlatabildiyse onları, bir sigaranın dumanında da buluşturabilirdi yine belki. Kim bilebilir ki… Masanın üstünde duran yaz boz kağıdını aldım ve karalamaya başladım. Şu an nerede olmak, kiminle olmak, ne yapmak isterdin diye de bir başlık attım. Dakikalar geçmesine rağmen tek kelime yazamadım. Şu anda yanında olmak, ya da yanımda olmasını istediğim o kadar çok özlenmiş insan vardı ki, hangisini yazabilirdim en başa? Hepsini, belki hiçbirini… Şu anda olmak istediğim yerle yaşadığım yer arasında ne fark vardı ki, içinde orayı yaşanılır yapacak insanlar olmadıkça. Şaşırdım sonra korktum. Onca güzel insan geçmesine rağmen hayatımdan, hiçbirinin şu anda yanımda olmamasına üzüldüm. Neydi onları benden uzağa iten neden? Neydi böyle bir başıma kalakalmamın ardında yatan gerçek? Oysa her daim masum düşler düşmüştü hayatın tuvaline bu pencereden. Her daim sevmeye adanmış bir yürekti şu anda çarparken sıkıştığını hissettiğim. Yanlışı nerede yapmıştım ya da bizzat ben miydim kendisi yanlışın? Oysa daha yapacak onca şey yoktu işte şimdi. Yapacak hiçbir şey yoktu. Yaşanmış, bitmiş, ertelenmiş ve yıpranmış bir ömrü sorgulamanın bir mantığı yoktu. Derin bir nefes aldım ve camdan dışarıya baktım. Küçük bir çocuk çantasını sırtlanmış, telaşla okula koşuyordu. Bir esnaf dükkanının önünü süpürüyordu aceleci tavırlarla. Minibüsler tıklım tıklım doluydu ve gülümsüyordu bazı yüzler inatla. Hayat devam ediyordu etmesine ama bende o hayatı yaşamak için ne kadar heves, ne kadar azim kalmıştı? Her köşe başında ne için, kimin için diye sormaya devam mı edecektim kendime, yoksa her zaman yaşamak için bir sebep vardır sen yeter ki gör diyerek sarılacak mıydım yaşama dört elle? Hayat zor be abi (mi ?)



Sokaktan geçen ilk güzel kızın elinden tutup, yaşamı dolu dolu yaşamak için daha ne kadar bekleyeceğiz demek istedim. Sonra onu da yanıma alıp arabama binmek ve şehirden uzaklaşmak istedim. Bir yol kenarında arabayı kenara çekip sevişmek istedim o hiç tanımadığım kızla. Saatlerce üstelik… Sorgulamadan, sormadan ve utanmadan… Arabayı bırakıp yürümek istedim sonra. Dağ yeşilinde bir hayatın içinde kaybolmak… Geceleri ateş yakmak ve ısınmak etrafında… Belki bir şişe şaraba bir hayatı yamamak ve kızıl halelerinde gecenin sarhoş olmak… Şeytan utancından gözlerini kapatana kadar sevişmek, dudaklarımız kanayıncaya… Yürümek sonra, yönü belli olmayan bir coğrafyada, nereye gideceğini sorgulamadan, ayaklarımız kanayıncaya… Ağlamak belki bir kuzey rüzgarının hoyrat şarkısında. Çatlayan dudaklarımızı tenimizle tedavi etmek… Gün akşama her vardığında ölmek gecenin koynunda ve her gün doğumunda yeniden doğmak yaşamın rahminden… Fütursuz ve cesur nehirlerde yıkamak yalnızlığın kirini… Eski köylerden geçmek, kadim yollardan… Her dağın arkasında yeni bir masala kahraman olmak… Yedi başlı canavarlara, alev saçan ejderhalara ve kötü cadılara savaş açmak… Utanmak bazen bir kardelenin yaprağından, bazen bir gülün dikenine sarılmak… Toprağa karışıncaya dek çıplak ayakla toprağa basmak… Denizin tuzunu öpmek dudaklarında, saçlarında yağmuru koklamak… Düşen her kar tanesine selam vermek bıkmadan, usanmadan… Geçtiğin yollardan bir daha geçmemek…. Çocuklar getirmek dünyaya baharın bereketinde, onlara isimler koymak… Erkek olanlara dağ, kız olanlara yıldız isimleri… Eski ve fakir bir coğrafyada, birlikte sorgulamadan ve sorgulanmadan geçen koca bir ömrün nihayetinde, belki bir toprak damın üzerinde, yaşlanmış yüzüne sevgiyle ve gülümseyerek bakması diğerinin… İyi ki vardın bu yolda yanımda demesi… Bilmesi o gözlerdeki yıldızın kaydığı gün, kendi yıldızının da kayacağını… Bilmek, hayatın aslında sadece topraktan, sudan ve yürümekten ibaret olduğunu… Kimilerinin bir elin sıcaklığında, kimilerinin itilerek, kimilerininse elleri ceplerinde yürüdüğünü bilmek bu uzun yolu… Başlangıçtan beri sonun hep var olduğunu bilerek, korkmadan sarılmak yanındakine… Belki birlikte doğmamak ama birlikte ölebilmek… Mümkün mü?

1 yorum :

Yorumunuz için teşekkür ederim