Sende küçükken...


Sende küçükken aşkın ne olduğunu merak ederdin, bilirim. 
Meselâ ben, hep kime deli gibi âşık olacağımı hep merak ederdim.
Güzel olacağını düşünürdüm; mutlu olacağımı, yüzümün hep güleceğini, seviliyor olmanın verdiği huzurla uyanacağımı hayal ederdim, diğer insanlar gibi..

Fakat bunu yaparken, diğerlerinden farkım olsun da isterdim. Basit bir aşk değil de, herkesin imreneceği türden bir aşk hayal ederdim. Ama hiç bitmeyecekti hayalimdeki aşk…

Ayrılığı hiç düşlemezdim. O güne kadar ayrılığı bir tek okula giderken yaşardım. Yalnızca bir kaç saat sürdüğünü zannederdim ayrılığın. Özlemi de öyle zannederdim. Akşam eve gelip, anne babama sarılınca biteceğini düşünürdüm. Gitmeyi hayallerime almadım hiç.

İhaneti de…

O tip duygulara hayal gücüm kapalıydı benim. Yabancıydı o duygular bana. Ve ben annemi dinleyip kapımı yabancılara açmadım. 

Keşke her şey çocukluğumdaki gibi kalsaydı. Hiçbir şey hayallerimle örtüşmedi. Hep eskilerde kaldı aşk hayallerim. O tanımladığım duyguların daha farklı olduğunu büyüyünce anladım.

Ayrılık saatlerce sürmüyormuş meselâ. Günlerce, aylarca, hatta yıllarca sürebiliyormuş. Özlemek ise eve gelip anneme veya babama sarılınca bitmiyormuş. Sanki yıllardır görmemiş gibi sarılmak zorunda bırakıyormuş özlem insanı. Hatta bazen öyle abartıyormuş ki kendini, özlenen bilse yokluğundan utanır dedirtiyormuş şairlere. Şiirlerin ana teması haline gelmiş ayrılıkla.

Ve… 

İhanet, davetsiz misafir olarak geliyormuş hayallere. Bir süre sonra özlem, ayrılık ve ihanet; hayatta uzak durulması gereken üç şey haline geliyormuş. Aşk, özlemin yanında, bir hiç olarak geçiyormuş kayıtlara.

Sonra yerini nefrete bırakıyormuş. Her şeyin ilâcı olan zaman, kapatması gereken yaraları acımasızca kanatabilir, hatta öldürebiliyormuş. 

Ve gitmek...

Anne ve babanın elini tutup yürümek kadar güzel, huzurlu ve eğlenceli değilmiş. Gitmek, başta hayaller olmak üzere her şeyi alıp kaçmakmış. Gitmek katilmiş! İnsanların içindeki tüm duyguları alıp yerini nefrete bırakmak…

İnsanları âdeta yaşayan ölü haline çevirmekmiş. Aşka lâyık görülen kahraman ise, tıpkı bir masal gibi, bir varmış, bir yokmuş… Aşk denen yoğun duygunun içinde yok olmuş...

Çocuk olsaydım bunun bir kâbus olduğuna inanır, beni uyandırın derdim. Küçükken anlatılsa inanmazdım böyle bir masala. Sende küçükken aşkı güzel hayal ederdin, bilirim. Oysa ben büyüdün diye sana güvenip kalbimi vermiştim. İçinin çocuk kalıp kalbimle oynayacağını nerden bilebilirdim!
ECE YURTBAHAR.

1 yorum :

Yorumunuz için teşekkür ederim